İkinci Durak: Mini Venedik Rehberi – İtalya Turu III

Milano’da başlayan İtalya yolculuğumuzun ikinci durağı Venedik!

Önceki yazımda en son otobüsümüzün Lampugnano’dan kalktığından bahsetmiştim. Artık yolun sonu Venedik olduğuna göre Milano’dan Venedik’e nasıl geçtiğimizi de anlatarak devam edeyim.

Bu noktada iki farklı seçeneğiniz var aslında; otobüs veya tren. Yolculuk sürelerine baktığımızda ise otobüs yaklaşık 3,5-4 saat, tren ise 2-2,5 saat görünüyordu. Biz vize beklerken iade edemeyeceğimiz bir şeyi ödemeyelim düşüncesiyle tren bileti işine girişmemiştik, o yüzden ulaşım biletleri biraz son dakikaya kaldı. Uygun maliyetli olması için de Avrupa’nın ucuz otobüsü Flixbus’ı tercih ettik. Bu arada Flixbus ile alakalı komik bir şey var: Kamil Koç’u satın aldıkları için Kamil Koç’un internet sitesinden Milano – Venedik Flixbus otobüs bileti alabiliyorsunuz. 🙂

Venedik adacıklar arasında geçiş yaparken böyle tatlı manzaralarla sizi karşılıyor.

Ben bunu sonraki biletlerde fark ettiğim için Milano-Venedik otobüs bileti alırken Omio kullanmıştım. O da çok popüler bir uygulama. Güzel de bir uygulama, sadece otobüs değil birçok ulaşım biletini alabiliyorsunuz. Otobüs biletiniz ile alakalı tüm güncellemeleri, hatırlatmaları size gönderiyor.

Otobüs ile tren arasında saatlere göre değişmekle birlikte yaklaşık 3-4 kat fiyat farkı oluyor. Mesafeler çok uzun olmadığı için biz buna çok takılmadık. Şimdi Google Maps üzerinden kontrol ettiğimde bizim yolculuğumuz sabah saat 08:00’de Milano’da başlayıp 11:30’da Venedik’te bitmiş. Tam 3,5 saat sürmüş yani. Rahat da gittik açıkçası, o yüzden sonraki şehir geçişleri için içimiz de biraz rahatladı.

Venedik’e vardığımızda otobüsten indiğimiz yer biraz Kadıköy – Çarşı durağı gibi bir duraktı. (Otobüsten indiğimiz konumu da buraya linkliyorum.) Zaten Venedik’in adalar değil de daha çok şehir merkezi olan kısmı çok yazlık bir şehir hissiyatı veriyor. Bu yüzden bir otogarda inmemeyi de hiç garipsemedik diyebilirim.

Venedik’te toplu taşıma nasıl?

Venedik’te Milano’da olduğu gibi bir günlük bilet almadık, çünkü sadece 4 defa toplu taşıma kullanmamız gerekecekti. Bu yüzden direkt kredi kartından temassız ödeme yaparak ilerledik. Hatta geri dönüşte tramvay çok kalabalıktı ve kart basmamış bile olabiliriz. Tek basımlık bilet ücreti de €1,5. 75 dakika boyunca da aktarmalar ücretsiz oluyor.

Venedik’te konaklama tavsiyesi: Nina’s House

Biz burada bir Airbnb tercih etmiştik. Bunun sebebi de turistik bölgede yer alan konaklama mekanlarının belli bütçelerin üzerine çıkmadıkça aşırı turistik dizayn edilmiş, açıkçası dandik görünen odalar olduğunu söyleyebilirim. Bizim konakladığımız yer tramvaya çok yakındı, cidden yürüme 3-4 dk gibi düşünebilirsiniz. Bu tramvay da direkt olarak adalara gittiği için bizim için çok uygundu diyebilirim.

Bu görsel Casa Nina’nın Airbnb sayfasından alınmıştır.

Biraz konakladığımız yerden bahsetmek gerekirse; otobüsten indikten sonra belediye otobüsüne binerek eve yürüme yaklaşık 10 dk mesafe bir yerde indik. Eve vardığımızda saat öğlen 12’ye yaklaşmıştı. Havalar çok sıcak olduğu için biraz dinlenip öyle çıkmak istedik. Venedik’te çok fazla sivrisinek vardı. Hatta ev sahibi bize bunun için sprey de verdi. Bunun dışında kaldığımız yer tatlı bir yerdi. Odası temiz, ihtiyacınız olan şeyler bulunan gayet yeterli bir konaklama mekanı. Airbnb sayfasında görünen ile neredeyse tamamen aynı diyebilirim.

Güneşin biraz geçmesini beklerken acıktığımız için de çevrede neler var diye bakınmaya başladık. Ev sahibi Nina’nın önerdiği, eve çok yakın bir pizzacı vardı. (Pizzeria La Luna) Ben oraya gidip bir pizza aldım. Burada da şöyle komik bir şey oldu. Pizzayı yapan ustaya domuz eti olmayan önerisini sorduğum için nereden geliyorsunuz muhabbetine girdik ve Türkiye’den geldiğimizi duyunca çok sevecen yaklaşıp bizim için olması gerekenden daha büyük bir pizza yaptı. Beklentimiz sadece atıştırmalık bir şeyler yemek olduğundan dolayı lezzeti de fiyat performans olarak çok tatmin ediciydi. Hatta tramvaya binmek için evden çıkınca yanına uğrayıp biraz sohbet ettik, bizim için keyifli bir anı oldu.

Siz de burada konaklamak isterseniz linki buraya bırakıyorum.

#reklam (Bu yasal bir zorunluluk olduğu için ekliyorum, herhangi bir anlaşmadan dolayı değil.)

Venedik’te 1 günde neler yaptık?

Venedik, tarihi boyunca suyla iç içe yaşayan, kendine özgü yapısıyla dünyanın en büyüleyici şehirlerinden biri olmuştur. Şehrin hikayesi, MS 5. yüzyılda, Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ve barbar istilaları sırasında başlamıştır. İtalyan anakarasındaki insanlar, güvenlik arayışıyla Adriyatik Denizi’ndeki bataklık adacıklara sığınmış ve burada Venedik’i kurmuşlardır.

Venedik gerçekten sokaklarında sallana sallana gezip ara sıra dondurma, ara sıra içecek bir şeyler tüketip yahu bu adamlar burada bu evleri nasıl ayakta tutuyor diye kendi kendinize çıkmazlara gireceğiniz bir yer. Çünkü biz Türkiye’de biliyoruz ki su birikintisi görse evlerde nem, küf, rutubet artık aklımıza ne gelirse başlar. Bu evlerin direkt suyun içinde yüzyıllardır olması çok ilginç bu bakımdan. Bu arada tabi tüm evler de suyun içinde yüzmüyor ancak araba garajı gibi kendi tekne garajı olan evler var. Bu bayağı havalı!

Biz sadece ana ada diyebileceğimiz büyük adada takıldık. Planımız 1 gün burda geçirmek olduğu için farklı adalara geçmedik. Bu arada ana ada dediğime bakmayın aslında burası yüzlerce adacıktan oluşan bir şehir. Zaten sürekli köprülerden geçerek adacık değiştiriyorsunuz gibi düşünebilirisiniz.

Biz temmuz sonu ağustos başı gibi bir dönemde gezdiğimiz için hava çok sıcaktı ve daha tramvaydan iner inmez o ‘SU!’ ihtiyacı oluştu. Bazı insanlar şemsiye falan ile geziyorlardı ancak şapka da yeterli olur durumdaydı. Biraz da güneşe göre gölge yerlerden falan yürüyünce sıcaktan dolayı çok da darlanmadık.

İlk Durağımız: Dondurmacı “Doge”

Biz burada görmek isteyeceğimiz yerleri belirleyip yavaş yavaş, keyfini çıkara çıkara yürüyerek bu noktalara doğru ilerledik. Sokaklarında yürümek bile çok keyifli bu arada. Gerçekten o Venedik romantizmini de hissediyorsunuz. Burada sıcağın da etkisiyle ilk durağımız “Doge” adındaki dondurmacı oldu. Çok fazla olumlu yorumu olan, dışarıdan da gayet tatlı da bir yer. Beni çok etkilemedi çünkü o sıcakta zaten erimeden yemek çok zor oldu. Sıcaktan dolayı yürüyerek yemek falan hak getire zaten. Yani biz biraz önerilen mekanlardan diye falan gittik ama herhangi bir göze güzel gelen dondurmacıdan da alınır mıydı? Alınırdı yani özellikle buraya yürümeye gerek yok. Milano’da Romana ile çok yüksekten başlamak da biraz beklentiyi yükseltmiş olabilir.

E dondurma eridi, eller yapış yapış oldu falan derken bi Carrefour gördük, oradan ıslak mendildir sudur bir şeyler aldık. Markette sular yarı fiyatına falan oluyor. O yüzden çantanız varsa marketten 1 litre falan almak mantıksız değil. Şöyle ki genelde kafe veya büfelerde €3 olan su €1,25 veya €1,75 falan gibi düşünebilirsiniz.

Santa Maria Bazilikası ve Köprüler

Ardından Santa Maria Bazilikası’na yürüdük. Burada kilisede bazı onarımlar vardı, giriş ücretsiz bir kilise burası. Biraz bakındıktan sonra geri doğru yürüdük. Aslında burada bahsetmek gereken şöyle bir detay var, rotanızı iyi oluşturmanız gerekiyor. Eğer mutlaka gitmek istediğiniz yerler varsa bazı adacıklardan geçişler için ileri geri yürümek gerekeceği için aynı yolları tekrar gitmek istemiyorsanız sırayla gezmelisiniz. Santa Maria da biraz böyle bir konumda diyebilirim. Karşı adaya geçmek için ya geri yürümeniz gerekli ya da mini teknelere binmelisiniz. Yürüme mesafeleri 10-15 dk falan ancak bu arada ama sıcak etkisi ve bunu tekrar tekrar yapmak zorunda kalmak yorabilir.

Burada Aperol Spritz’in çok güzel bir afişini gördüm bunu da sizinle paylaşmak isterim. Reklamın lokal ile bu kadar güzel iç içe geçmesi çok hoşuma gitti. Gerçi İtalya’da Aperol’den bahsediyoruz, daha ne kadar lokal olabilir di mi?

Santa Maria’dan sonra Academia köprüsünden karşıya geçtik. Bu köprü de güzel bir seyir noktası diyebilirim. Birçok köprüden geçiyorsunuz sürekli ancak Academia ve Rialto daha büyük köprüler gibi düşünebilirsiniz.

Cavalli-Franchetti Sarayı ve San Marco Meydanı

Ardından sokakta yürürken kapısından girmeye son anda karar verdiğimiz ve içine bayıldığımız bir bir yer oldu: Cavalli-Franchetti Sarayı. Burası anladığımız kadarıyla dönemsel olarak farklı sergilere ev sahipliği yapan bir sergi alanı olarak kullanılan bir saray. Binanın içindeki işlemeler çok etkileyiciydi. Venedik’te etkileneceğinizi düşündüğüm bir yapı diyebilirim. Dışarıdan bu kadar etkileyici olduğu hissedilmiyor, bunu da söylemek isterim.

Sarayın içindeki işlemeler ve mermerler muazzam.

Sonrasında San Marco Meydanı’na yürüdük. Burası gerçekten güzel görmeye değer bir meydan. Venedik için araştırdığınızda görebileceğiniz birçok önemli yapı burada. Venedik’in çok da büyük bir yer olmadığını düşününce bu binaların ihtişamına şaşırıyorsunuz. Biraz ChatGPT’den alıntılamak iyi olabilir:

San Marco Bazilikası: Meydanın en dikkat çeken yapısı, Bizans mimarisiyle inşa edilmiş olan San Marco Bazilikası’dır. 11. yüzyılda yapılan bu ihtişamlı kilise, Venedik’in zenginliğini ve gücünü simgeler. İçindeki altın mozaikler ve ünlü San Marco Atları büyük ilgi çeker.

Doge Sarayı (Palazzo Ducale): San Marco Meydanı’nın bir diğer önemli yapısıdır. Venedik Dükleri’nin ikametgâhı ve hükümetin merkezi olan bu Gotik tarzdaki saray, Venedik Cumhuriyeti’nin gücünü simgeler. Saray, adalet ve yönetimin merkezi olarak kullanılmış ve Venedik’in siyasi kararları burada alınmıştır.

Saat Kulesi (Torre dell’Orologio): Meydanın girişinde yer alan bu kule, 15. yüzyılda inşa edilmiştir. Üzerindeki büyük saat, Venedik’in denizcilerinin zamanı öğrenmeleri için tasarlanmıştır. Üst katında bulunan bronz figürler, saati çalarak turistlerin ilgisini çeker.

Campanile: San Marco Bazilikası’nın hemen önünde yükselen Campanile, Venedik’in en yüksek yapısıdır. 98 metre uzunluğundaki bu çan kulesine çıkarak Venedik’in eşsiz manzarasını izleyebilirsiniz.

Gerçekten neden dediğim bir an…

Burada kötü olan şey sürekli turistik eşyalar satmaya çalışan büfeler, seyyar satıcılar bulunduğu için aşırı turistik mekan basitliği oluşmuş olması diyebilirim. Bu meydanda bir sürü kafe, restoran bulunuyor ancak bunlar cidden pahalı mekanlar. Instagram’da çokça göreceğiniz Florian da bu meydanda ancak fiyatları normal mekanların herhalde 10x falan gibi diyebilirim. San Marco Bazilikası’nı ziyaret saatlerinden dolayı kaçırdık. Nedense kontrol etmemişiz ancak bizim Venedik’teki asıl istediğimiz şey gondolu deneyimlemek olduğundan çok da üzülmedik…

Bu kadar yürüyüş dolu bir günün üzerine tabi acıktık ve gondol öncesi karnımızı doyurabileceğimiz bir mekan araştırdık. Listemize kaydettiklerimiz uzakta falan kaldığı için yakındakilere yöneldik. Çok övülen bir makarnacının tam kapısına gittiğimizde maalesef kapattılar, bayağı bugünlük bu kadar diyip kapattılar yani. Sonra sokak üzeri hoşumuza giden bir yere girelim bari dedik. Girdiğimiz yer de arka bahçesi olan tatlı bir yerdi: Trattoria Da Gigi. Yemeğimizi yedik ve gondol için ayrıldık. Bu arada bizi genelde İspanyol zannettikleri için İspanyolca bir şeylerle karşılamaya çalıştılar ancak buradaki garson direkt Merhaba dedi. Bi içim ısındı.

Rialto Köprüsü ve Gondol Deneyimi

Yemekten sonra da Rialto Köprüsüne gittik. Burası da ikonik bir diğer köprü. Gerçekten burada durup bu büyük kanalı izlemek o kalabalığa rağmen keyifliydi. Gözünüze kestireceğiniz birinden fotoğrafınızı çekmesini isteyebilirsiniz. Biz genelde bizim gibi fotoğraf çekinmek isteyen ama çaba içinde olanları görünce destek olmayı teklif edip sonrasında da bizim fotoğrafımızı çekmelerini rica ettik. Bu genel olarak tüm gezide böyle oldu diyebilirim.

Son olarak da artık gondol için kendimize bir sıra aramaya başladık. Burada şöyle bir şey oluyor, normalde bir gondol kiralama saat 19:00 öncesiydi sanırım 90 euro ancak 19:00 sonrası 110 euro. Birkaç minik rıhtım gibi noktalardan gondollara biniyorsunuz. Açıkçası önden rezervasyon vs. gibi şeylere çok gerek yok. Çünkü herkes kafasına esen saatte sıraya gelip gelen gondola biniyor gibi bir ortam var.

Genellikle gondollara 5 kişi binilebilmesinden falan bahseden yazılar geçmişte okumuştum ancak gerçek deneyim biraz daha şöyle oluyor: eğer gerçekten 5 kişiyseniz bu şekilde binilebilir ancak birileriyle grup olup binmek isterseniz genelde 2 kişi – 2 kişi eşleşmeler oluyor. Daha uyguna gelsin diye 5 kişiyi sağlamak biraz zor, zaten bir yandan da sıra bulma stresi oluştuğundan eğer çiftseniz ve yanınıza 2 kişi daha bulduysanız değerlendirmenizi öneririm. Biraz da birlikte bineceğiniz çifti fotoğrafınızı çekebilir mi falan diye de değerlendirin. Çünkü gondol cidden belki hayatınızda bir veya belki birkaç defa belki deneyimleyebileceğiniz bir şey, güzel anılar kalması hoş oluyor.

Bir de bizim başımıza şöyle bir şey geldi. Bir çift biz sıradayken gelip birlikte binebilir miyiz diyerek bizimle anlaştı vs. sonra sıra bize gelince biz çift binmeye karar verdik diyip bizi yarı yolda bıraktılar. O sırada farklı bir çift vardı biz de onlara teklif ederek 4 kişiyi tamamladık. Sonrasında yine tabi biraz sıra beklemek gerekti. Bu can sıkıcı bi olay oluyor. Biraz da uyanık olmak gereken bir konu daha var. O da gondollarda yer alan 4 kişilik yerin 2 tanesi düzgün koltuklarken 2 tanesi tabure gibi. Bu yüzden binerken mutlaka değişmeli oturma konusunda anlaşmak önemli diye düşünüyorum. Zaten 30 dakika falan sürüyor ve elbette herkes gondol hissini keyifli yaşamak istiyor. O yüzden demiyorum ki sadece siz oturun, yanınızdakilere de bu hakkı mutlaka tanıyın ancak karşınızdakinin kurnaz olmasına da dikkat edin. Bu arada gondol denge konusunda çok hareket edebileceğiniz bir araç değil, o yüzden o yer değişimleri falan çok da kolay olmuyor. O yüzden bu noktaya mutlaka dikkat etmekte fayda var.

Gondol için gün batımına doğru daha serin saatleri beklemiştik biz ve gerçekten iyi bir karardı. Hafif serin ve gölge olması çok daha keyifli hale getirdi. Gerçekten o daracık kanallarda bu şekilde gezinmek çok eşsiz bi deneyim. Biz binmeden önce kendimize birer Aperol Spritz aldık. Bunu da öneririm, keyifli oluyor ancak maksimum birer bardak gibi düşünün. Çok eşya ile falan binilebilecek veya atıştırmalıkla falan binmelik bi ortam olmuyor. Evleri o kadar yakından görebilmek, bi şekilde bu evlerde hayatlar olması falan… Bazı evlerde bayağı gondolunuzla, teknenizle gidip park edebileceğiniz yerler var yukarıda da bahsettiğim gibi. Hani anlatması da güç bi durum 🙂

Gondoldan sonra tramvaya yürüme yolumuz da olduğu için biz çok da dolanmadan geri dönüş yoluna giriştik. Zaten bir anda hava bozup karardı da. Son tramvaya kalmadan rahat bir şekilde kaldığımız yere döndük ancak son tramvay olmamasına rağmen de kalabalıktı. Belki sonuncuya kalmamak bu açılardan da iyi olabilir. Tramvay sonrası kaldığımız yer çok yakın olduğundan zorlanmadan geçtik.

Venedik’te yeme içme mekanı önerilerimiz

Venedik için direkt önerebileceğimiz nokta atışı mekanlar aslında yok. Bana sorarsanız sokakta hoşunuza giden yerleri Google Maps’ten yorumlarını okuyarak tercih edebilirsiniz. Hem o kadar çok şey deneme fırsatımız olmadı, hem de kendi gezimiz sırasında fark ettiğimiz şeylerden biri de yeme içme konusunda çook öne çıkan yerler yoksa akışına bırakmak da tatlı olabiliyor. Ben yine de fikir olması için gittiğimiz mekanları şöyle özetleyeyim:

1- Pizzeria La Luna
Harita linki için tıklayın.

İşte pizza ustasının bize kıyak geçtiği pizzamız!

2- Gelateria il Doge
Harita linki için tıklayın.

Neli olduğunu hatırlamadığım dondurmamız…

3- Trattoria Da Gigi
Harita linki için tıklayın.

Burada lazanya ve makarna aldık. Lazanya farklı ve güzeldi.

Venedik için kısa bir değerlendirme

Venedik, tarihi dokusu, kanalları ve köprüleriyle adeta büyüleyici bir şehir. Özellikle dar sokaklarında kaybolmak ve gondol turları yapmak Venedik’in ruhunu yakalamanın en iyi yollarından biri. Şehirde, San Marco Meydanı gibi turistik noktaları gezmek elbette önemli, ancak asıl güzellikler, turistlerin yoğun olmadığı gizli köşelerde. Birçok müze, galeri gibi sanat etkinlikleri de şehrin modern yüzünü görmek isteyenler için güzel fırsatlar sunuyor. Eğer su ve tarih iç içe bir deneyim arıyorsanız, Venedik tam size göre.

Bizim planımızda Venedik için sadece 1 gün vardı. Bu yüzden aslında biraz da sıkıştırılmış bir plan oldu ancak gelecek yazılarda da bahsedeceğim üzere Floransa gibi bir şehir dururken bu kısıtlı zamanda daha fazla vakti Venedik’e ayırmak ister miydim diye düşününce sanırım 1 günlük deneyim beni daha fazla gün burada değilim diye üzmedi.

Özetle, Venedik romantik atmosferi, kendine has mimarisi ve yüzyıllardır süregelen kültürel zenginlikleriyle, mutlaka keşfedilmesi gereken bir yer.

Bir sonraki durağımız Floransa olacak! 🙂